İlginizi Çekebilir
Doğala Doğru

Düş Tamircisi

Doğala Doğru

Bir çağın sonuydu ruhuna ateş düştüğünde.

Doğala Doğru
Oysaki geçmişin tüm yıkımı omuzlarına binmiş, onu toprağa doğru yaklaştırmaktaydı. Alnı geceye meylettiğinde yıldızlar düşüyordu başına salkım salkım. Yıllardır görmediği şehrin yazgısını değiştirmek istercesine sürdü kır atını dört nala…

Rüyalarından miras koskoca bir Truva’nın zaptı. Şimdiyse zalimce bir ölüme terk edilmek üzereydi. Sağanaktı bu yağan geceden kalmış tortuları gökyüzünün. Ölüm müydü üzerine çöreklenen, yoksa insanlığın ortak yazgısının acı bir tezahürü mü? Sustu, göğe kaldırdı başını. Son nefesini verirken gözlerinin içi karşıdaki denizin mavisine çalındı.

Yedi düveli ikna ederek çıktıkları bu kadim topraklarda işleri neydi? Sömürü düzeninin yansıması mıydı düşmanın emeli? Çakmak çakmak yanan gözlerini ileriye attı genç komutan. Yürüdü düşmanın üzerine. Tüm ordu apansız geri çekilmek üzereyken bütün heybetiyle, silahımız yok diyen askerlere süngüleri tak ve hedefe doğru ilerle, emrini verdi. Herkesin öldü dediği bir ulusun kıyam vaktinde görünen asaleti şimşek gibi indi yeryüzüne. Kaçacak delik arayan farelerin vakurluğu bile yoktu üzerlerinde. Sinsilik kalplerine sinmişti bir kere.

Tüm karanlıklar ordusu geri çekilince Fatih’in silueti Çanakkale’den İstanbul’a vurdu. Bunu gören başkomutanın sesi yükseldi: “Hektor’un öcünü aldım.”

O an topraklarında ölümü tadan Hektor, elini Mustafa Kemal’in omzuna götürerek Anadolu’nun mayasını fısıldadı gözleriyle. Bir an tüm Anadolu sustu ve derinliğe karıştı tüm sözcükler. Kadim yıllardan miras kalan bir cümlenin her bir kelimesini pay etmişlerdi sanki.

Kar… Yoğun bir kar yağışı kapladı yer yüzünü ve gökten aşağıya inen koca bir tarihin güne not düşmesinden ibaretti…

Genç bir adam geldi uzaklardan. Sol elindeki kalem simsiyahtı. Diğeriyle de ak bir kağıt tutmaktaydı. Yürüdü meydandaki kalabalığa kadar. Üzeri allı morlu bir atın önünde durdu. Şaşırmış gibi bakıyordu. Yanındakine dönüp saati sordu. Aldığı cevap onu pek de tatmin etmedi. Biraz daha yürüdü, az kalsın uçurumdan aşağı düşecekti. Durdu ve bu kez de kalabalığın içinden bir çocuğu kestirdi gözüne.

Hangi yıldayız evlat?

Takvimlerin yok olduğu bir yıldayız, diye yanıt verdi küçük çocuk.

Adamın şaşkınlığı daha da arttı. Tarih kitaplarından tanıdığı isimleri görüyordu tek tek. Nasıl olabiliyordu tüm bunlar? Koskoca bir mazi önüne serilmiş gibiydi. Bunun nedeni zamanda bir kırılma yaşanmış olması olabilir miydi, diye sordu kendi kendine. Bu hafif serzeniş, ruhunda fırtınalar estirdi. Kağıda hemen bir şeyler karaladı:

“Zaman kavramının unutulduğu bir yere ışınlamış olabilirim.”

Yanındaki genç bir kadın göz ucuyla kağıda bakınca yüzünde tuhaf bir ekşime oluştu. Adama baktı ve hangi dilde bir yazı bu böyle diye sordu. Adam, konuştuğumuz dil yani Türkçe deyince kalabalık bir anda yok oldu. Neden böylesi bir karşılaşma ve sonunda yok oluş yaşadığını düşünürken ona doğru koşarak gelen bozkurdu gördü.

Bozkurt, Ergenekon’dan çıkıldığı günden bile düşünceli görünüyordu. Bunun manasını çözebilmek zordu ama adamın bozkurdun gözlerinde gördükleri tuhaf şeylerdi. Bozkurt, gözlerinden göğe doğru yıldızlar üfledi. Yıldızlar bir araya gelince salkım salkım bir düş oluşturdular. Adamın bunu anlayabilmesi için daha çok hayal görmesi gerekirdi ya da bir ihtimal düş tamircisi olmalıydı. Oysaki tek işi elindeki kağıda kısa kısa notlar almaktı.

O, yıldızları seyrederken az önce kendini yanıtlayan küçük çocuk yeniden göründü. Merak etme, herkes gayet iyi sadece Türkçe bu dünyanın tabu sözcüğü. Onun adını duyunca kayboluyorlar, dedi.

Hayretle, iyi de neden? diye sordu adam. Çünkü asıl dünyanın en kutlu sözcüklerine burada izin verilmiyor. Çünkü kelimeler buraya çok ağır geliyor. Tabii konuşurken aynı ağırlık hissedilmez ancak yazarken başka. Kağıda düşen her bir kelime bu dünyanın sonunu hazırlayabilir. Bunun için biz buradaki tüm kütüphaneleri yok ettik. Kitapları ise tek tek ağaca dönüştürüp yeniden diktik. Onun için her yan orman yoksa yeşili çok sevdiğimizden değil. Hem bana kalsa maviye boyardım her yeri. Çünkü mavi, sonsuz. Mavi, yılgın hayalleri yok eden bir düş tamircisi. Sahi benim çocukluğum seni aldatmasın sakın. Ben bu dünyanın düş tamircisiyim ve bu nedenle ortalıktan kaybolmayan tek kişi benim.

Bu sözler karşısında şaşkınlıktan küçük dilini yutan adamın gözlerinden merak akıyordu. Küçük çocuk, tüm bu merakı yok etmek istercesine açtı masmavi gözlerini. Bozuk tüm hayalleri onarır ve onlardan yıldız yaparım, işte göğü dolduran tüm yıldızlar aslında zamanında birer hayaldi. Bu hayaller maalesef gerçek olmayanlar. Çünkü sınırsız ve yoksullar. Özellikle çocukların hayalleri bunlar. Mesela bak şu küçük ayıya benzeyeni minicik bir kız çocuğunun hayaliydi, onu tamir etmek için çok uğraşmıştım. En sonunda sevimli bir yıldız devşirdim ondan, derken gözleri de yıldız yıldız parladı. Sanki o an bir ay ışığı çalındı denizin en dipsiz dalgasına ve oradan bir kibrit çöpü havalandı semaya. Hiç bitmesin diye bir şarkı ve o şarkının en mistik istiridyesi…

Sustu, kalemini elinden düşürdü. Peki, düş tamircisi küçük çocuk o zaman bana söyler misin? Hektor, Fatih ve Mustafa Kemal neden buradalar?

Çocuk derin bir bakış atarak:

İyi ama sen beni hiç dinlemiyorsun ki… Şu an senin hayalini tamir etmekle meşgul olduğumu anlamadın sanırım sen. Bak, yüzyıllardır birbirine kin ve nefretle bakan bu insanların yaşadığı ve öldüğü kadim topraklarda kurduğun hayal maalesef çok ama çok sınırsız. Bunun ucundan biraz kırpıp yıldız yapmam lazım. Onun için geldim ben buraya. Hem şu bozkurt, hiç zamanı değil. Tamam üç büyük komutan hayali güzel ama sen bunları bir araya getiriyorsun ki bu mümkün değil.

Ama hepsi Anadolu’nun sonsuzluğa uzanan bilge insanları değiller mi? diye soran adama bakan çocuğun o an gözlerinden süzülen okyanuslar az kalsın aşağı akıp yok olacaklardı. Neyse ki adam avuçlarına topladığı suları, çocuğun altın sarısı saçlarına bıraktı.

Çocuk gülümserken, sapsarı başakların arasından bir karga havalandı. Bak yine geldiler, hep böyle oluyor. Ne zaman bir hayal kırpmaya çalışsam kara bir karga dolanıyor uçlarına. Sanırım bunlar da kötürüm insanların siyah düşlerinin kırpıntıları.

Genç adam, kendi hayalinin içinde dolaşan bu sevimli çocuğa o kadar alıştı ki hiç gitmesin istedi. Çünkü çocuğun ellerindeki alacalı makaslar sanki onu tedavi ediyordu. Hayallerinin uçları düzeldikçe onun da ruhu onarılıyordu. Aslında bu çok da iyi bir şey değil diye düşünse de düşlerine sınır geldikçe mutlu oluyordu. Küçük düşlerle mutlu olabilen insanların çaresiz mutluluklarına gark ediyordu bu darbeler.

İnsan, düş yoksunu olabilir mi diye düşünürken ak bir at şaha kalkarak ona gülümsedi. Sonra yüz yılların intikamını alan adamın son bakışı altında ezildiğini hissetti. Bu resmi geçit tamamlanınca düş tamircisi küçük çocuk, hoşça kal ama giderken göğe bakmayı unutma deyip işaret parmağını semanın en yukarılarına doğru kaldırdı. Bak işte senin düş yıldızın tam da orada, dedi.

Adam, yıldızına bakarken o kadar mutlu oldu ki… Bu yıldız koskoca bir gemi çapasıydı yüreğinin en derinlerine atılan…

Bu İçeriğe Ne Tepki Verirsiniz?