İlginizi Çekebilir
Doğala Doğru

Kem Gözlerden Doğaya Dönüş

Doğala Doğru

TDK Sözlüğü'ne göre nazar; "göz atma, bakma, bakış, eskimiş bir konuyla ilgili görüş, belli kimselerde, özellikle gözleri mavi olanlarda bulunduğuna inanılan; özellikle çocuklara, insanlara, evcil hayvanlara, mala mülke, hatta cansız nesnelere bile zarar veren, bakıştaki çarpıcı ve öldürücü güç, göz değmesin diye giysinin görünmez bir yerine takılan mavi boncuk, göz boncuğu, eşi benzeri olmayan, tek” anlamlarına gelmektedir.

Ünlü halk bilimci Pertev Naili Boratav’a göre nazar; bazı insanların bakışlarındaki zararlı gücün bir kişiye, bir hayvana ya da bir nesneye; hastalık, sakatlık, hatta ölüm; nesne üzerinde sakatlanma, kırılma gibi olumsuz bir etki meydana getirmesidir.

Sadece Türk inanç sisteminde değil, dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan insan topluluklarının inançlarında ve dinlerinde de önemli bir yer tutan “nazar” kavramını Platon, Lacan, Uexküll, Nietzsche, Scheler ve Sartre gibi önemli birçok filozofun bakış açısıyla da beraber ele alabiliriz.

Platon’un pharmakon’u gibi nazarın nedeni hem dert hem de deva işlevi görebilir. Nazarı; sadece yıkıcı ve yok edici özellikleriyle değil insana kattıklarıyla da ele alabiliriz. Nazarın yaratıcılığını sorgularken aynı zamanda farklı inanç perspektifleri dâhilinde düşünülebilir. Örneğin; Orta Çağ Avrupası’nda şeytanı kovmaya dönük ikonografyalarla Türk halkının nazara karşı yine taklit ilkesini dikkate alarak birtakım pratikler oluşturduğunu biliyoruz.

Kem bakışları kovmak adına kullanılan tütsüler, dumanlar, nazarlıklar, nazar boncukları bunlara örnek olarak verilebilir. Bu, Araştırmacı Yazar Özgür Taburoğlu’nun “Nazar- Başkaları Nasıl Görür?” kitabında da belirtilen bir husustur. Söz konusu kitapta en çok dikkat çeken nokta ise nazarın kuruluk-ıslaklık zıtlığı üzerinden ele alınıyor olması.

Daha önce Alan Dundes da nazarın temel etkisinin kurutma olduğunu ve su-hayat, kuraklık-ölüm arasındaki ilişkiye bağlı olarak tükürük ve idrar da dâhil olmak üzere suyun kullanıldığını belirtmiştir. Taburoğlu: “Nazarın kurutan etkisinin, tükürük yoluyla ıslatılarak kırıldığını ve tükürük-nefes arasındaki bağın farklı zaman ve kültürlerde de mevcut olduğunu çeşitli örneklerle sunuyor. Dünya’nın ıslak, deniz ve okyanus gören coğrafyalarıyla; kurak topraklarında yaşayan halkların nazara bakışları da farklılık göstermektedir.

Ortadoğu’nun kuraklığı ya da ülkemizde İç Anadolu’nun susuzluğu insanları nazar değme endişesine daha çok çekiyor olabilir mi? Akan her su; kötü ruhları ve nazara sebep olan bakışları, kıskançlıkları alıp geldikleri dünyalara geri götürebilir mi? Abdestin, vaftizin ya da kırklama banyosunun nazar, kuraklık-ıslaklık temalarıyla olan bağı nedir? Nazar değen ineklerin, loğusa kadınların sütlerinin kesilmesi, akan ırmakların kuruması, insanın yaşam enerjisinin, tazeliğinin yok olması kem bakışın ıslatılmasını mı gerektirmektedir?

İslam’da nazarın çok fazla ve farklı yorumlarla ele alınmış olması konuyu oldukça esnetmektedir. Bu esneklik ise Müslüman dünyasının nazar ile ilgili inanç ve pratiklerinde görülen ibadet şekillerinde aslında nazarın halk kültüründe de kutsal dinde de yer aldığını göstermektedir.

Kem bir göz olarak görülen nazarı, farklı bakışları ayırt etmeye çalışarak onu bir çatışma ve uzlaşma alanı olarak betimleyebiliriz. Nitekim Tanburoğlu da kitabında yaratıcı, üretken; yok edici değil aynı zamanda yapıcı yönleriyle ifadesini bulan nazarı bir kez daha düşünmemize salık vermektedir.

Nazarın insanı korkutucu etkisine rağmen aynı zamanda insanın bir tür kıskanmaya, haset etmeye karşı da kendi pratiğini oluşturması olarak değerlendirebiliriz. Çünkü bu yolla aslında toplumda sevilmeyen kişilerin haset etmelerinin önüne geçilebilir. Ayrıca kıskançlık duygusu yüksek kişilerden uzak durulması hususunda da bir tür inanç ve uygulama yolu kurgular.

Nazarın değmemesi adına yapılanlar ise bir hayli ilgi çekicidir. Kurşun dökme, nazarlık taşıma, evlerin girişlerine, eşiklere, ahır ya da kümes kapılarına üzerlik otu, at nalı, inek kafası, kaplumbağa kabuğu asma gibi ritüeller aslında ilk insanlardan bu yana gelen kimi pratiklerdir. Tüm bu uygulamaları incelerken ya da gözlem yaparken insan bu da olur mu diye düşünüp kimi inanmaları “batıl inanç” kategorisine sokabilir. Ancak unutulmaması gereken şey inancın evren üzerindeki etkisi ve insan psikolojine katkılarıdır. Bu nedenle bir inancı ya da ibadet şeklini ötelemeden önce kişilerin hayatı algılayış ve mutluluk arayış şekillerini de beraberinde değerlendirmeliyiz. Öyle değil mi?

Tüm mu nazardan korunma pratiklerinin içinde yer alan figürlerin de hayvan ya da bitkiyle bağlantılı olması sizce de şaşırtıcı değil mi? Tesadüf mü? Kesinlikle hayır… Çünkü insan özüne ve doğala dönmek adına doğanın bize verdiği ne varsa hepsini içselleştirme eğilimindedir. Tam da bu nedenle çimlerin kokusunu içine çeken bir atın ayaklarına vurulu nalların, doğanın en kutlu çiğleriyle yıkanan üzerliklerin, çiçeğe durmuş ağaçların gövdelerinin ya da bir amaç uğruna milim milim ilerleyen küçük bir kaplumbağanın içinde saklı olan hayatı duyumsamanın vakti çoktan gelmiş olmalı diye düşünüyorum.

Kem gözlerden ırak olmak adına bir “maşallah” çekip odamızı üzerlik ile tütsüledikten sonra penceremizi açıp doğayı gözlemlemeliyiz. İşte o zaman aslında açmamız gereken pencerelerin göğüs kafesimiz içine gizlenmiş olduklarını fark edebiliriz.

Bu İçeriğe Ne Tepki Verirsiniz?