İlginizi Çekebilir
Doğala Doğru

Asma Köprü

Doğala Doğru

Nehir, tüm cömertliğini sabahın taze ışıklarına sunmuştu.

Doğala Doğru
Parıltılarını içine saklayan bir yıldızın sonsuz yalnızlığını taşıyordu yüreğinde.

Genç kadın, çocukluğunu duyumsayarak yürüdü asma köprünün üzerinde. Bir düştü şimdi babasının gölgesi, yüreğinin billurlaşan saydam dehlizlerinde.

Uzaklardan duyulan bir çan sesi miydi, yoksa kulağına çalınan bir imamın okuduğu selası mıydı sabaha karşı ruhunu teslim eden yaşlı adamın?

O yürüdükçe hafif hafif sallanan köprünün altından hızla kıvrılıp yüzen balıklar yer yer çıkardıkları sesle sessizliğe ezgi oluveriyorlardı. Kadın, bu ritimleri en son okulun koridorlarında işittiğini anımsadı. Okulda, öğrenci ve zil sesi dışında hangi sesi duymuş olabileceğine kafa yormaktan imtina ederek geçti karşıya.

Ardına dönüp baktığında nehir sularının içinde metruk bir kilise olduğunu fark etti. Son pazar ayininde duasını eden insanların yakarken bin bir umudu taşıyıp da suların ıslaklığına terk ettikleri mumları gördü. Şimalden cenuba bir ahtapotun kolları gibi uzanan dağ rüzgârı saçlarını savurmaya başlayınca küçük, narin parmaklarını yüzüne düşen saç tellerini çekmek için gözlerine ve ardından tebessüm edince dışarıya oyun oynamak için fırlayan çocuklar gibi koşuveren gamzelerine götürdü.

Aslında hüzünlü anlarında da yer yer belli oluyordu bir çift gamzesi. Hayır, hayır… Sadece sol yanağından dudaklarına doğru giden yolda gül bahçesine dönen kavşağın ortasındaki gamzesi, kendini gösteriyordu yalnızca. O gamzenin içinde saklandığı bahçe, genç kadın gözlerini her yumduğunda soluk alıp düş sandığından çıkan kadim bir çeyizlik gibiydi.

Anneannesinden yadigâr kalan oyalı mendili, annesi kendine verdiğinde gözlerinde tomurcuklanan gözyaşı şimdi Fırat’ın en derin noktasına damlayıverdi. Hafif bir halka oluştu düşen bu katrenin etrafında. Sonra kendi içine çekilip yeniden tek bir noktaya dönüşüverdi. Ana rahmindeki insanın ilk damlasıydı nehre sunulan bu katre…

Sol yanındaki tepeden aşağı süzülen devasa kanatlı kuşun Simurg olduğuna yemin edebilirdi, hatta o tepenin de Kaf Dağı’ndan kopup geldiğine inanmaya başlamıştı. Kuş, neredeyse yanına kadar geldiğinde Simurg’un kör olduğunu fark etmesi uzun sürmedi. Göz kapakları, gözlerini kara bir perde gibi örtmüştü. Belki de kadının sol omzuna konduğunda kendini yine bir kayanın üzerinde sanması bu yüzdendi.

Genç kadın, kuşla konuşmaya başladığında kendini bir miktar deli, bir miktar divane gibi hissetti. Çünkü kendi sesi dışında bir ses de yüreğinde patlıyordu. Belki de Simurg, kör olurken ona İlah’tan bir armağan olarak konuşma yetisi sunulmuştu. Gözlerinin açılması için babasına getirmesi gereken köpükleri içen Karacaoğlan’ın hırsıyla konuştu. Bir an için sustuğunda kendi sesinin de boşlukta salındığını görüverdi. Ses, sadece ağızdan çıkan harflerden mi ibaretti yoksa kalplerin de birer ritmi var mıydı ruhların sustuğu vakit; sevda dilinde karşılık bulan?

Rüzgâr yön değiştirir değiştirmez kanatlanıp uçuverdi kuş. Öne doğru sendeleyen genç kadının küpelerinden biri nehre düşüverdi o an.

Sonsuz ırmaklar gibi coşkun akan gözyaşlarını anımsadı. Sabaha gülücüklerle dolu uyanması gereken insanın ağlayarak kapadığı kapılar geldi usuna. Okula giderken bir hırka gibi yanında taşıdığı mutsuzluğu, minicik bir not kağıdıyla askıya nasıl astığını hatırladı.

Dilinde bol kakaolu çikolatanın tadı, başında eski alemlerin esrik mısraları ve boşluğa çoktan göçüp giden Simurg’un suya kıvrılarak düşmekte olan kızıl tüyü… Bir tablonun içindeymiş de farkında değilmiş gibi hissetti kendini…

Unutulmuş ressamların duvar diplerinde çizdiği kara kalem resimlerden bir parçaydı elleri, gözleri ve hiç susmayan yüreği…

Yitip gitmekte olan küpesine bakarken gün ışığının onu nasıl da parıldattığını gördü. Suyun yüzeyinde minik bir deniz çapasıydı küpesi en alacalı renkleri kuşanan. Işığını yansıttığı güneş ile boyanınca gözleri, üzerindeki Queen baskılı elbisesine eğdi bakışlarını.

Şimdi bir rock konserinin son şarkısı gibiydi gençliğinin o taze heyecanı. Birazdan yitip gidecek şarkıların kırık notalarında saklıydı kadının en gizli sevdası. Piyanistlerin çalmaya korktuğu büyülü bir senfoninin tam ortasında adımladıkça birer piyano tuşu gibi ses çıkaran asma köprüden döndüğünde sanki başka birine evrilmişti üstü başı. Belki de bu yüzden tozlanmış gibi hissederek elbisesini çırpmaya başladı.

Ellerinin değdiği yerden toz yerine kalkıp havalanan kelebekler sardığında etrafını, öyle durup izlemeye koyuldu olanları.

Kelebekler yan yana gelip tuhaftan biraz daha tuhaf bir halka oluşturup onu da merkezine aldılar. Sağında beyaz, solunda kırmızı ve baş hizasında mavi, çenesine doğru sapsarı kelebeklerin orta yerinde kalan genç kadının o an kanatlanmak dışında başka bir isteği yoktu. Kendini bir kelebek gibi hissettiği çocukluğu, şimdi köprünün çıkışında onu karşılamış da birazdan evcilik oynamaya gidecek gibiydiler. Oysaki şimdi otuzlu yaşlarının ortasında bir yerlerde tüm oyuncakların raflarda süs diye sergilendiği evlerindeydiler.

Rüzgâr bu kez o kadar sert esti ki sehpanın üzerindeki tablo yere düşüverdi. Küçük tablonun içindeki takvim yaprağı doğum gününü gösteren kadın, küçük bir öpücükle yerine kaldırdığı tabloya bakarken sadece kendi çocukluğunu değil düşlerine sevdalı bir şairin mısralarını da duyumsuyor gibiydi…

Ve okul koridorlarında duyduğu sesin aslında zil ya da öğrenci seslerinden bambaşka bir ses olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. İçinde sakladığı kadim notaların birer birer çaldığında çıkardığı sesti bu yüreğinde yankılanan; hafif deniz çapası tılsımında, biraz kelebeğin gözyaşlarında ya da ağaç kovuklarındaki minik bir sincabın tatlı bakışlarında…

Bu İçeriğe Ne Tepki Verirsiniz?